« Önceki |

23/10/2009

şu yücedağların karı eridi, ya kanı...





"Uzun sustum, ey durmadan konuşanlar
Geçmedi üşümem
Ben bir aşkın kar yağışından geliyorum..."Ş.Erbaş...


'' Bundan sonra hiç bir şeyde zevk bulamazsınız, '' dedi. '' Çünkü bizim bugün gökyüzüne çıkardığımız uygarlık kan üzerine kurulmuştur ve karnını kan ile doyurmaktadır. Ne siz, ne ben, ne de başka birisi, bu, kan ile lekelenmekten kendini kurtaramaz! ''

JACK LONDON - DEMİR ÖKÇE -



17/10/2009

Tozlu Rafları Temizleme Ayini...



zor zenaattır tozlu rafları temizlemek
öyle bir çırpıda silinip, kaldırılamayacak kadar
canlı ve kırılgandır  eski kitaplar
raftan indirdiğimiz  her kitapla,
geçmişi istifleyip
ömrümüzü elden geçirmez miyiz ki
biraz hırpalar biraz sevmez miyiz
kimisi yardan armağandır, kimisi dosttan
kimisine gözyaşın karışmıştır, kimisine sevdan
beklemelerin, aramaların
adını koyamadıkların karışmıştır kimine

işte bu yüzden dar vakit aralığına
ve üzünçlü  zamanlara bırakmam
bu tılsımı içinde saklı  temizlik ayinini
bugün elimde bir toz bezi
bir ressamın tuvalinin başına geçerken ki halini takınıp
öyle geçtim karşısına taşınmaktan aşınmış
derme çatma sunta  kitaplığımın
ağırlaştım
başladım kendimle oynamaya...

gözlerimi kapatıp bir kitaba elimi uzatıyorum
“yüzyıllık yalnızlık”  geliyor hayatın esprisi olarak
kalabalıklaşıyorum birden
sonra bir iki dal kurutulmuş papatya
“yer çekimli karanfiller” düşüyor avuçlarıma
 kitap aralarından
 her biri ayrı bir ömrü imleyen
“memleketimden insan manzaraları”
“acıyı bal eyliyorum” hemencecik
 bir tütsü yakarken genzimi
“dipten gelen bir dalga” sarıyor havayı
 bakıyorum “çeliğe su verilmiş”
 kitap kapaklarına düşürülmüş cümlelere abanıp
 el verip dostlar geliyor, yarenlik etmeye  birer ikişer
 bakıyorum aralarında yarim yok
“hasretinden prangalar eskittim”
 şimdi “nasıl yapmalı” bilmem
 hani şu yüreğime yağmurlu sözcüklerle sızan
“bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm”
“hayatın ucuna yolculuk” yapsam
 yol nerde biter ki
“yasımı tutacaksın” Ah! İspanya
“taş değil, yürekti elimizdeki” oysa
 bundan gayri, ben ağlamam
“ağlasun ayşafağı”

(hasıraltı şiirlerden)

Nilgün Gürbüz

2/10/2009

Ceylan...


               Ceylan Önkol...

...
avcı avcı vurma beni
annem bana makarna pişirecek...

10/9/2009

Kumru Günlüğü...



Kumru Günlüğü

perdelerimi aralar aralamaz göz göze geldik
penceremin köşesini mesken tutan bir kumru ile
yavru yitiren anaların gözleriyle baktı bana,
derin acılar taşıyor gibiydi
uzak diyarlardan gelmiş ve yorgundu sanki
kıpırtısız ve donuktu
öylece karşılıklı oturduk gecenin içinde
ağrıdan kıvranır gibiydi
biraz ekmek kırıntısı getirdim
usulcacık bıraktım oysa
ürktü, binbir zorlukla uçtu yan cama

suçlu çocuk gibi baktım yuvasına
iki ak yumurta bırakmış
doğuran bir ananın gözleriymiş meğer
karşılaştığım
demek analar bir doğururken
birde yavru yitirirken bambaşka

perdelerimi geri kapatıp usulca bekledim
ana kumru gelip oturdu yuvasına
çoğaldım birden,
yeni iki kumru yaşamı muştulayan
gece boyu isimler düşündüm..
mutlu ve kalabalık uyudum gece

eve gelir gelmez usulcacık
yaklaşır oldum cama
ana kuş biraz alıştı bana
ama temkini elden bırakmadı
bir ara uçtu yine
ama bu sefer yavrularını göstermek için…
tir titreyen iki kara tüysüz kumru
belirdi yuvada
şimdi gün gün büyümelerini izliyorum
onlarla birlikte içimde bir şeyler büyüyor

her evde büyüyen bir şey olmalı derdin ya
fesleğen ekerdim ben
şimdi kumru büyüteceğim
yüreğimi saracağım ayaklarına
getirecekler sana…

Nilgün Gürbüz

1/9/2009

"açılmadığı için posta kutusunda ölen bir mektuptur barış"



Barış Nedir Sevgilim

barış nedir sevgilim
biliyor musun
bir köprü müdür üstüne gölgeler düşünce çöken
halka açılamadan batan bir şirket
iki savaş arasında verilen çay molası mıdır barış
yoksa
hurdacıya söylediği son sözler mi
bisikleti vurulan bir çocuğun
söyle sevgilim
Einstein'ın Roosevelt'e yazdığı mektup mudur barış
Lozan'dan gelen telefon mu Mustafa Kemal'e
çöplerini bilimin süpürdüğü bir sokak mıdır barış yoksa

söyle sevgilim
de ki
tünediği balkon uçuruma düşen yavru bir kuştur barış
saatçiyi hapse attıkları için kurulamayan bir meydan saati
ayağımızdaki paslı çiviyi bacağımızı keserek çıkaran bir melek
de ki
aptalların türküsü
oyuna getirilenlerin ülküsüdür barış
dişleri sökülmüş Asya kaplanıdır kapitalizmin sirkinde

de ki sevgilim
içine bayat pil konmuş el feneridir barış
fosforlu izleridir bayrakların üzerinde gezen salyangozların
barış düşsel beyaz buluttur bir kaleye çarpıp dağılan
kör bir toplumun tehdit dolu yazılarla kirlettiği bir defterdir
barış
kendinde bulamayıp başkalarında aradığıdır insanın
barış
halkının üzerine devrilen bir devlettir zor dönemeçlerde
açılmadığı için posta kutusunda ölen bir mektuptur barış
patlayıp seyircileri öldüren bir futbol topudur son dakikada

bunların hiçbiri
hiçbiri değilse barış
söyle sevgilim
savaşın düş kurduğu yerlerde
hangi yüzsüzün uydurduğu bi' sözcüktür
şu dillerden düşmeyen barış

Akgün Akova

30/8/2009

ayyaş bir şehre yolculuk...

 

 

“alkolik düşlerimin en sarhoş boşluğunda

 bulur beni yalnızlığım

 sürüklenir giderim ayyaş bir şehre

 kim demiş sarhoşluk kötü diye

 ben her şeyimi ayıkken kaybettim”

 

 

24/8/2009

"güçlü dağları görmenin zamanıdır"





ACININ COĞRAFYASI

kente kapandık kaldık tutanaklarla belli
sirk izlenimlerinden seçmen kütüklerinden
yüzlerimiz temmuzdan ötürü sallanır ve uzar
ve her köşe bir tuzaktır
birer darağacıdır her meydan saati
öğle vaktini kesinlikle gösteren
oysa hep güçlü dağları görmenin zamanıdır

çığlığım uzun uzun kalır içimde
yani güller giyinmiş bir adam nerde ben nerde
rüzgâr bir dirimi dört yöne bölerken tepelerde
ve gece duruşmasından yeni çıkmışken
sabahın terazisi eksik tartar gölgemi

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
kim gelirse gelsin acıya hep yer vardır
tutanaklarda duvar diplerinde ve bazı yerlerde
örneğin çukurova ve mekong köylerinde
acıdır ağacın gölgesini yapan
bunu herkes bilir

kutsal acı besleyen acı sütünü emiyoruz
yatıyoruz seninle terli döşeklerde
saati seninle kuruyoruz bir çalar saati
sen donatıyorsun kalbimizi
kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek
kendi çoğunluğunu kendi üreterek

kente kapandık kaldık iki cadde iki alan bir saat
mutsuzluk acıya varana kadar
artık yeminimiz bir tatar gölgesi gibi
öyle bir gölge ki belki çok dardır
kısa vakitlerinde aceleci akşamın

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
acıya hep yer vardır aramızda
dört cepli yeleğim aynı kolaylıkla taşır her şeyi
bozuk paraları da umutsuzluğu da
aynı kolaylıkla tutmuş gibi olurum
güneşin yedi renk ayasını

biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır
şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum
ya da üst üste silah atsan
kent tepinir belki bütün kuşlar uçar
belki değil mutlaka
ama
bir tanesi mutlaka kalır.

Turgut Uyar

18/8/2009

"yerine bırak ben incineyim"




GÜNEŞ...YILDIZ

Yol uzun, güzergah zorlu; ne demeliyim?
Zarif kardeşim benim,
Seni aldım yanıma, ikizimi almış yürüyor gibiyim.
,
Sana yıldız sana güneş mi demeliyim,
Günümde hayret gecemde hayret istedim
Yer yer senin gibiyim ben yer yer kendim.
,
İnsan olan yerlerim çok ağrıyor,
Olsun, yine de sen kapanma, şu sıra benim,
Yerine bırak ben incineyim.

Birhan Keskin

15/8/2009

"senin mi kan, yaralarımdan mı"




   BALİNA

Göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim
dalıp çıkmalarım "orda bir şey"e dönüktü
kaç kez bir şey, başka bir şey
sıçradım hem yittim
hem belirlendim
derin durdum, teknenin altına girdim
sarstım
sarsıldım vuruşun gitgide usta vuruşuydu
sustum düşe düştüm
senin mi kan, yaralarımdan mı
hey kaptan
ne balinayım ben şimdi inadı içinde 


ne senin mavi balinan




Gülten Akın



















11/8/2009

yaşamın ortasında kamburunu düzelt...



"...
erken giden kelebeklerin tek gömüldüğü yer,  sevdiklerinin yüreğinin derinidir...
her yağmur yağışında ilk damla hep oraya düşer...
onu özledikçe içinin uçurumuna bakar insan ...
ve o insanı tanıma şansına ermenin mutluluğunu iliklerinde yeniden hisseder...
onun "acıyı bal eyleten" sıcaklığıyla tutunur hayata,
toprağı çatlatan tohumu, çiçeğe durmuş erik ağacını,
havada ki kuşu, gökte ki maviyi sarınır her sabah
bilir yaşam tek ve biricikdir
ve kendi kulvarında akar hayat

(....)

gözlerine   bağdaş kurup otursa da bir keder,
iliştirip ağız kıyısına bir gölgeli  gül(üş)ü,  
yaşamın tam da ortasında anadan üryan
dimdik durmasını öğrenir insan..."
 
Nilgün Gürbüz...

GİTTİĞİN YER

gittiğin yer bir yağmur damlası kadar yakın
gittiğin yer bir uçurum kadar uzak

herkes yeniden yazgısına kanacak
gittiğin yer kalbimde hep kan kadar sıcak

gittiğin yeri anlamak
gittiğin yeri ağlamak

bir çerçevede yarım bir gülüş
ve yalnız bir fotoğraf bırakarak

yine bahar açacak, güvercinler uçacak
gittiğin yerlerde sana kimler bakacak?

gittiğin yer bir yağmur damlası kadar yakın
gittiğin yer bir uçurum kadar uzak

seni benden zaman, seni ölüm alırdı ancak
gittiğin yer hasretimin kavalyesi olacak...

Yılmaz Odabaşı...